Gidecekmiş.
"Tazmanya canavarı..."
Sahiden biraz dikkatli bakıldığında Taz'ın hani o çok hızlı dönerken artık minik bir hortum halini aldığında oradan buradan çıkan kolu bacağını fark edebilirdiniz.
Bütün ödevleri, çalışmaları yapmışım. En önde oturan şirin, çalışkan ilkokul öğrencileriydik sonuçta. Biraz tembellik ve oyunu hak ettim. Bu teneffüs dışarı da çıkmamışız, sınıfta tembel tembel dolanıyoruz. Kaloriferleri sonuna kadar açtıkları ve yüksek tavanlı dev kapı pencereli eski bir Ermeni binası olan okulumuz Arif Şenel İlköğretim Okulu'nda sıkış tıkış sınıfımızda mayışmışız sıcaktan...
İlkokul sıramdaki 9 yaşımdaki halime dönmüşüm. Hayatımda tam anlamıyla mutlu olduğum tek an olan ilk aşkımla yan yana oturduğumuz zamana! Öğretmenimiz arada bir yer düzenlerini değiştirmeyi seven Matematik aşığı çok yaşlı, zararsız ama kafadan ciddi sorunları olan bir adamdı. Kuradan ben ve Bedri çıkmıştık, oley ya! Ama dediğim gibi ilkokul birde yanına oturduğum ilk kişi (ve de 2 yıl boyunca aynı sırayı paylaştık) Gülşah her zaman için ilkim, en iyi arkadaşım olarak kalacak. O sebeple hemen yanıma gelir teneffüste ya da ben onun yanına giderim. Muhakkak! Tazmanya canavarımı nihayet tanıdı, gülüştük, övdü ve gitti sonra.
Diyorum ki içimden tamam bu bir rüya ama tadını çıkaracağım! Lucid Dream tabirini duymuşsunuzdur. Farkında olduğunuz ve kontrol de edebildiğiniz rüyalar... Ben sıkça görürüm. Bolca da kabus gören bir insan olarak rüya gördüğünün farkında olmanın ve uyanamamanın verdiği sıkıntıyı kaça katladığını inanın tarif edemem. Yaşamak lazım.
Karalarken bir sürü sohbet ve ders ile ders dışı faaliyet geçiriyor aklından 9 yaşımda ben. Annemlerin evdeki ilginç uygulamaları ve disiplinleri: Ayakkabılığın oranın düzgün kullanılmasından, işin bittiği anda tuvalet ışığının söndürülmesi için babamın salonun ucundan bağırmasına kadar... E kapatacaktım ben de zaten ya...
Tren istasyonundaki korkutucu eski demir döküm jeton gişelerine tüm gücümle abanmam. İlk istasyon olan Halkalı, hep kafadan kontak dar gelirli ve oldukça kalabalık yolcuların saldırıları ile çok hızlı kırılır, dökülür, eskirdi. Jeton atıp platforma geçtiğiniz bu eski kararmış gişelerin en güzel hali turkuaz boyayla boyandığı zamandı! O zaman onları çok sevmiştim. Fakat bundan hemen birkaç ay sonra, ben ortaokula geçtiğimde, bunları söküp yerine metalden zarif ve sağlam akbil gişeleri geldi. Hatırlıyor musunuz akbili? Büyük saat piline benzeyen metal çipi vardı hani. Başparmağa çok rahat oturan ucundaki deliği ile ip geçirilip boyuna asılan rengarenk plastik sap seçenekleri ile aylık doldurulan akbil dönemi. Banliyö trenleri kullanan bir 90'lar çocuğu için oldukça değerli bir rahatlıktı. Jetonları toplu almak ve saklamak zordu, acele olan zamanlarda gişede sıra da varsa satın alması çok güçtü. Dökülürlerdi, kaybolurlardı. Zorbalığa uğrayanlar çaldırırlardı jetonlarını sıkça. Daha birçok olumsuzluk sayabilirim. Akbili sevdik! Benim akbilin sapı pembe renkliydi!
Kitapla dolu feci ağır okul çantası... Okuduğum kitaplar... Kardeşimle bakkal Bahattin'e harçlıklarımızı kaptırarak topladığımız UEFA kupası 98 futbolcu çıkartmaları albümü... TV deki efsane çizgi film kuşakları... Ortaokul sona kadar çok güzel zamanları paylaşacağım kız arkadaşlarım ile grubumuzun temellerinin atılışı... Halkalı gümrüğe girmek için kilometrelerce sıra olan bin bir milletten tırın şoförlerinin tır dibine iskemle açıp çevre tırcıları davet ettikleri efsane sofralarını izleye izleye eve yürüyüşüm...
Bu rüyadan hiç uyanmayayım diyorum.
Derken sınıfımızın "tehlikeli" ağır derecede zeka geriliği olan yaklaşık 70 kilo öğrencisi Demir koşarak kendini bizim sıraya attı. Sıralar da eski tarz hani metal ayakları olan cilalı masif tahtalardan yapılmış iki kişilik büyük sıralar. Korkunç böğürtüsü ile herkes donakaldı sanki, ama yaratık üzerimize doğru koşmaya devam ediyordu. Hızla önce Bedri'yi omzunun biraz altından kolundan sağlamca iterek sıradan çıkardım. Son dakikada kendimi de kendi çıkış tarafıma çekerek ezilmekten kurtardım. Fakat bizim sıra devrildi ve bütün eşyalarımız yerle bir oldu. Arka sıradaki Cem o kadar şanslı değildi ve üzerine uçan şişman Demir'in ağırlığı ile ölümcül olan sıraların arasında bacakları fena halde sıkışıp ezildi.
Bedri ile birbirimize baktık ve bana gözleri ile teşekkür etti. Ya da ben öyle hayal ettim. Çünkü gerçek hayat çizgi filmlerdeki gibi değildi. Zengin değilseniz olamazdınız, bir kişi kötüyse cezasını bulamazdı ve bir şeyi yapamayacaksınız yapamazdınız. Hem bu yaşlarda kimse kimseye teşekkür etmezdi. İçinde yetiştirildiğimiz erkek egemen toplumun psikolojik baskısında yoğurulan bu küçük adamlar ise kesinlikle kimseye teşekkür etmezlerdi. Bunu öğrenmeye gerek duymazlardı her halde. Ama hala hayal kurabildiğim bir yaştaydım ve kurdum. Çünkü sonra bıraktım.
Gümbürtü ve bağırtılar biraz dindiğinde çırpınıp kalkmaya çalışan dev insan yavrusu demir Cem'in zaten yaralanmış ayaklarında belki de bir iki hasar daha yarattı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi ellerini göğsünün önünde kaldırıp hep yaptığı o acele acele parmaklarını birbirine vurma hareketlerini yapa yapa yürüdü gitti. Nefretle arkasından baktık. Öğretmenimize, doktoruna, psikoloğuna, gerek olan herkese süper zengin ailesi para verdiği için zararsızdır raporu yazılan bu yaratığı çekmek zorundaydık. Burası bir devlet okuluydu ve bir haksızlığı veya tehlikeyi, rüşvet vermeden bırakın ortadan kaldırmanız, bir yerlere bildirmeniz bile imkansızdı. Ailesi her ne kadar normal bir eğitim alırsa normal bir çocuğa dönüşeceğine inanıp bu korkunç tehlikeyi bizim gibi tıfıl memur çocuklarını ezsin diye bizim sınıfa koydurtmuş olsa da, ders ortasındaki korkunç çığlıkları ve öğretmenimizin yüzünü gözünü patlatan darbeleri indirmesi çocukluk travmalarımız oldu. Tesise yatması lazımdı! Normal olamazdı işte.
İlk şoku atlattık, Bedri hemen Cem'i eşyaların altından kurtarmaya girişti birkaç çocukla beraber.
"Ben öğretmeni çağırıyorum!" diye bağırıp fırladım ben de.
Veliler çağırıldı, yaralı çocuk götürüldü derken biz boşta kaldık. Müdür yardımcısı gelip resim defterlerinizi çıkarın dedi ve tahtaya bir resim konusu yazdı, mutlaka kontrol etmeye geleceğini ekleyerek gitti.
Sonrasında Bedri bana dönüp yurt dışına taşınacaklarını, ama hiç gitmek istemediğini söyledi. Yüzünü o kadar net hatırladığım tek insan hani... Kendi annemin, babamın, kardeşimin, ilk arkadaşım Gülşah'ın o yaştaki yüzünü tam hatırlamıyorum ama onun kumral dalgalı saçlarını, çantasını beslenmesini, minik ağzını, hafif çıkık çıngı çıngı ela gözlerini, hatta sesini bile hatırlıyorum.
Ama daha yeni oturmuştuk. Daha bir sürü çocukça macera, sevinç, takıntı, sıkıntı yaşayacaktık. Beraber?
Çocukça hüsran en ağırı... Allak bullak oldum. Rüyada dokuz yaşında olduğuma o kadar inanmışım ki şimdi 33 yaşında ben o rüyayı anlatırken sarsıntımı ifade etmekte güçlük yaşıyorum. Çocuklar duyguları daha yoğun yaşıyorlar ya o yaşlarda, çok gülüyor, çok ağlıyorlar, rüya olduğunu bildiğim halde üzüntümün önüne geçemedim. Olmasındı yaa gitmesindi. Yorgun uyandım yahu.


Yorumlar
Yorum Gönder